Para Nedir? ... değiş tokuş aracıdır, değer deposudur ve bir hesap birimidir; öykü yada anlaşmadır; minnet simgesidir; insan yaratıcılığının yönlendirilmesi için bir ritüel tılsımdır. Parayı nasıl anlamaya çalıştığımıza bağlı olarak, bu tanımların tümü yararlıdır. Paranın bir şey olduğu, öteki nesnel, ayrı nesneleri içeren bir evrende nesnel ve ayrı bir şey olduğu inancı nihayetinde yanlıştır ve bizim çağımızda sona ermekte olan ayrılma öyküsünün bir parçadır.
Parayı anlama konusunda daha akışkan, daha "çok yönlü" bir yaklaşımı yeğlememin nedeni bu. Tanımlarla başlayıp buradan da mantıkla devam eden temel önermeye dayalı öğrenme yöntemi yetersiz kalmaya mahkum. İçsel olarak tutarlı ve entelektüel olarak rahatlatıcı, ama önemli gerçekleri dışarıda bırakan bir sistem yaratıyor. Dinde olduğu kadar ekonomide de köktencilikte bu hep böyledir.
Bu yazı Charles Eisenstein'in "Kutsal Ekonomi / Geçiş Çağında Para, Armağan Ve Toplum" (okuyanus yayınları, Flora dizisi 2 ) adlı kitabından satmamak ve reklam için kullanmamak şartı ile Creative Commons telif hakkına riayet edilerek ve Yazarın Bizatihi notuna sığınılarak alıntılanmıştır.
Öyleyse, paranın ne olduğu ve dolayısıyla, nasıl yaratıldığı ve nasıl yaratılması gerektiğine ilişkin herhangi bir otoriter beyanı kabul etmekte son derece ihtiyatlı olmak gerek. Pek çok kez parayı nihayet anladığımı düşündüğüm olmuştur, ama sonunda, Gödel mantığında olduğu gibi, gerçeğin alanının benim onu anlama çerçevemden mutlaka daha geniş olduğunu kimi zaman üstü örtülü olarak, kimi zamansa açıkça gösteren yeni çelişkilere rastladım.
"Paranın gerçekte ne olduğu" konusundaki açıklamaların hiçbiri yanlış değildi; yalnızca, kısmiydiler, belli çıkarsamalar için yararlıydılar. Para konusundaki, avangart bilinci etkisine almış en son anlayış için bile geçerli bu: günümüzde para saf kredidir ve bankalar kredi verdiklerinde -yalnızca muhasebe girişi olarak- hiçlikten yaratılır. Ancak yakından incelendiğinde bu tanım çöküyor. Kutsal ekonomi vizyonumun her tür parasal köktencilikte pusuya yatan kaçınılmaz kusurları daha ileriye taşımaması için, paranın ve kredinin bu ince ayrıntılarını incelemek istiyorum. Banka rezerv yükümlülükleri meselesi bazı acil ve benim için şaşırtıcı sonuçlar doğuruyor. Kısmi mi? Yüzde yüz mü? Sıfır mı? Her birinin kendi parlak, bilgili taraftarları var. İleride göreceğimiz gibi, bu tartışmanın büyük bölümü hatalı (ya da en azından, şartlı olarak doğru) önermelere dayalı.
İlk olarak, Zeitgeist filmlerinden Chris Martenson'ın Chrash Course'una ( @ysncmn : Belirtilen video için ekte Türkçe alt yazılı YouTube eklentisini bulabilirsiniz. ) ve Federal Reserve'in kendi el kitabı Modern Money Mechanics'e günümüzde sayısız açıklamada öğretildiği şekliyle kredinin parayla özdeşleştirilmesini inceleyelim. Bir banka (A Bankası) John'a birkaç klavye darbesiyle yarattığı bir milyon doları kredi olarak verir. Bunun için kimsenin parası bir milyon dolar borçlandırılmaz; yeni paradır bu. Şimdi John, ilk bankadaki hesabında kalmasın diye, kullanmak istediği için bu krediyi hesaptan çeker. Parayı diyelim ki ev almak için kullanacak ve bu bir milyon dolar sonunda Mary'nin bir başka bankadaki (B Bankası) hesabına yatacak. Sistemde hala bir milyon yeni dolar vardır, yalnızca artık John'un değil, Mary'nin hesabındadır.
Ancak Mary John'un çekini bozdurduğunda olan tek şey bu değildir. Çek aynı zamanda "takastan" geçmelidir, yani A Bankası'nın Federal Reserve'deki (ya da büyük olasılıkla aracı bir takas örgütündeki, ama biz işi basitleştirelim) hesabı 1 milyon dolar borçlandırılır ve B Bankası'nın aynı miktarda alacaklandırılır. Ancak tipik olarak A Bankası da, B Bankası yada başka bankalar tarafından düzenlenmiş çekler alacaktır, dolayısıyla gün sonunda, bütün işlemler tamamlandığında, A Bankası'nın rezerv hesabının borçlandırılmasına gerek kalmayabilir. Özellikle de A Bankası'nın yüksek tutarlı krediler veriyor olması durumunda, rezervlerinin sıfırın altına inmesi de mümkündür. Ama bunda bir sorun yoktur -çekleri karşılıksız çıkmayacaktır. Gerekli rezervi (FED fonları piyasasında) başka bankalardan ya da FED'in kendisinden (iskonto penceresinden) borç alabilir. Banka rezervlerinden kısa vadeli kredilerdir bunlar. A Bankası'nın daha uzun vadeli bir açığı kapamak için daha fazla mevduat toplaması, ya da başka bankalardan daha uzun vadeli borçlar alması ve kredileri repo piyasalarında satması gerekir. Verdiği kredilerin sağlam olduğunu gösterebilirse gerekli fonları elverişli bir oranla bulmakta normalde hiç sorun yaşamayacaktır. Bu borçlanma kredi yaratımından temelde farklıdır. Banka bankalar arası kredi piyasasından borçlandığında yeni para yaratılmaz. Bir bankanın rezerv kazancı öteki bankanın kaybıdır. Rezervler söz konusu olduğunda yeni para yalnızca Merkez Bankası tarafından yaratılabilir (örneğin Federal Reserve). Yani şimdiden iki tip paramız var, ekonomi istatistiklerinde M0 (ya da "taban para") ve M1, M2 vb'ye denk düşen rezervler ve kredi.
Banka tarafından yaratılmış kredi değiş tokuş aracı olarak kullanıldığındaysa başka bir şey olup bitmektedir. Önümüzdeki birkaç paragrafta, pek çok reformcu tarafından sağlam bir para sisteminin anahtarı olarak savunulan tam rezerv bankacılığı fikrini araştırırken bunu aklınızda tutun. Tam rezerv bankacılığının 1920'lerde Frederick Soddy, 1930'larda Irving Fisher ve günümüzde Ron Paul, Stephen Zarlenga, Dennis Kucinich ve Avusturya Okulu'ndan pek çok ekonomist gibi, birbirlerinden çok farklı düşünürlerden destek bulan görkemli şeceresi bulunmaktadır. Tam rezerv bankacılığı krediyle rezerv arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Bankalar yalnızca kendi paralarıyla ya da (onların da kabul etmesiyle) mudilerin parasıyla kredi verebilirler, ama geri ödenene dek bu para gitmiş olacaktır. Vadesiz mevduatın borç verilmesi söz konusu olmayacaktır.
Bu sistem ilk bakışta, günümüzdeki sistemden kökten farklı görünmektedir. Kısmi rezervde banka "kısa vadede borçlanıp uzun vadede kredi verebilir"; yani her an çekilebilecek vadesiz mevduatın büyük bölümünü uzun vadeli kredi olarak borç verebilir. Tam rezerv bankacılığında buna izin verilmez. Bankalar hala kredi verebilirler,ama ancak bu para onlara vadeli mevduat olarak verilmişse. Örneğin bir mudi altı aylık mevduat sertifikası (MS) alırsa bu fonlar ancak altı aylık vadeyle borç verilebilir.
Tam rezerv bankacılığına getirilen başlıca eleştirilerden biri finansal aracılığı -borç verenle borç alanların buluşturulması- zorlaştırmasıdır. Bankanın yalnızca güvenilirliğe dayanarak kredi vermek yerine, parasını krediye uzun vadeli olarak ayırmaya istekli bir mudi bulması gerekecektir. Ancak yakından incelendiğinde bu eleştirinin büyük oranda geçersiz olduğu ortaya çıkar. Aslında bankacılık şimdikiyle neredeyse aynı olacaktı.
Önce banka mevduatını düşünelim. Tam rezerv sisteminde vadesiz mevduata faiz verilmeyecekti, çünkü bankanın bu mevduatı elde bulundurmaktan başka hiçbir kazancı olmayacaktı (hatta mudi ücret ödeyecekti). Banka yalnızca vadeli mevduata faiz verecek ve bunlarla da daha yüksek faizle kredi açabilecekti -vade ne kadar uzunsa faiz o kadar yüksek olacaktır. Mudiler paralarını tahmini likidite gereksinimlerine bağlı olarak ellerinden geldiğince uzun süreliğine bankaya yatırmaya çalışacaklardı. Belli bir mudi ay sonunda faturalarını ödemesi gerektiğini bildiği için parasının bir kısmını otuz günlük MS'na, altı ay sonra büyük bir alım yapacağı beklentisiyle bir kısmını altı aylık MS'na ve üniversite harcı için biriktirmek amacıyla kalanını da on yıllık MS'na yatırabilir. Tüm mudiler bir araya toplandığında bankanın kredi vermesi için geniş çaplı, neredeyse kesintisiz bir vade dağılımı olacaktır. Kısa vadeli kredi için daha fazla fon bulunacak ve bunların faiz oranları daha düşük olacak; uzun vadeli krediler için mevcut fonsa daha az olacak.
Başlıca fark bankaların, günümüzde gayrimenkule ve büyük sermaye projelerine yöneltilen çok uzun vadeli krediler vermekte kısıtlanacak olmalarıdır. İnsanların bir ev almak için hala yirmi ya da otuz yıllık krediye ihtiyaçları olabilir, ama paralarından o kadar uzun süre ayrılmak isteyecek tasarruf sahibi sayısı çok az olacaktır. Aslına bakılırsa diyelim ki bir yıllık kısa vadeli bir kredi verip bundan sonra her yıl onu yeniden finanse ederek bu sorundan kolayca kaçınılabilir. Temelde, değişken faizli ipotekli konut finansmanının eşdeğeridir bu. Refinansman oranının sözleşmeyle oranının sözleşmeyle sabit oranlı bir kredi gibi sabitleneceğini de sanıyorum.
İlkede tüm krediler bu şekilde finanse edilerek, belli bir uzunluktaki sabit vadeli mevduat gereksinimi ortadan kaldırılabilir. Bu durumda karşılaşılacak sorulardan biri şudur: "Tam rezerv sisteminde ne gibi kredi kısıtlamaları olacaktır?" Tıpkı günümüzdeki gibi banka (toplam rezervlerine dek) herhangi bir miktarda parayı herhangi bir vadeyle herhangi bir borçluya verebilir. Peki banka cazip bir kredi fırsatıyla karşılaşıp, mevcut rezervlerini aşan miktarda kredi vermek isterse? Aynen günümüzde yaptığı şeyi yapar -gerekli rezervi başka bankalardan ya da mali piyasalardan borçlanır.
Şimdi, elbette, en başta tam rezerv bankacılığı önerilerinin getirilmesine neden olan sorunla yüzleşmek zorundayız: mudilerin paralarını çekmek için bankalara üşüşmeleri. Kuramsal olarak kısa vadeli mevduatın tam değeri daha da kısa vadeli kredilerle karşılanırken, uygulamada bu kısa vadeli kredilerin çoğu periyodik refinansmanlar için ayrılacak ve dolayısıyla, pek de likit olmayan varlıklara dayandırılacaktır. Tıpkı günümüzdeki gibi, banka çabucak çekilecek kısa vadeli mevduatlara dayalı olarak çok fazla uzun vadeli kredi verirse likidite kriziyle karşı karşıya kalır. Bu krizi bankaların günümüzde yaptıkları gibi çözebilir: örneğin, kredi portföyü sağlamsa, likidite borçlanabileceği başka bankalar bulabilir. Ya da, yeterince zamanı varsa, yatırımcılara hisse senedi ya da bono ihraç edebilir. Genel olarak, likidite meselesi kredilere günümüzdekinden daha fazla kısıtlama getirmeyecektir. Mevduat düzeylerinde rastgele dalgalanmalar her gün yaşanır ve büyük bir sorun yaratmaz, çünkü bankalar rezervlerindeki herhangi bir açığı FED Fonları Piyasasından ya da FED'in kendi açık kredi kolaylığından borçlanarak kapatabilirler. Tam rezerv sisteminde de benzer mekanizmalar kullanılabilir.
Finansal aracılığın dışında iki sistem arasındaki bir başka görünürdeki fark, tam rezerv sisteminde bankaların, para otoritesine bağımlı olan para arzını değiştirme kapasitelerinin olmayacağının öne sürülmesidir. Ancak bu fark da bir yanılsamadır. Mevcut sistemde, örneğin pek çok emniyetli kredi fırsatının bulunduğu ekonomik büyüme sırasında olduğu gibi bankalar daha fazla kredi verdiklerinde para arzı artar. Tam rezerv sisteminde bu tür şartlarda bankalar yine daha fazla kredi vereceklerdir. Toplam dolar miktarı artmayacaktır, ama bu dolarları harcamak isteyen kişilerin elindeki dolar miktarı artar. Resesyon dönemlerinde bankalar kredi vermek istemezler ve para, harcamaya ihtiyacı olmayan insanların tasarruf hesabında atıl kalır. Dolayısıyla ekonominin kullanabileceği gerçek para miktarı azalır. Günümüzde de aynen böyledir.
( @ysncmn: Resesyon dönemlerinde bankaların kredi verme iştahında görülecek azalma ve para arzını azaltma eğilimi bankalar açısından vadeli mevduat hesabı açmaktan kaçınma durumunu doğuracaktır. Çünkü varsayılan durumda bankaların kredi olarak satmayı tercih etmediği bu mevduatlar banka açısından stok maliyeti olmasına rağmen -ödenecek faiz- ticareti söz konusu olmayan -yükümlülük tarafında kalıp varlık/alacak tarafında {katma} değer yaratmayan- bir yük olacaktır. Bu durum muhasebe ilkeleri açısından anlamsız olduğu kadar bankalar için de anlamsız bir hal alacaktır. Ancak ekonomi politikası bakımından tutarlılık rayına geri dönüşü sağlayan husus ise bankaların vadeli mevduat kabulünü reddetme hakkı ve eylemi sonucu tasarruf sahibinin tasarrufundan getiri beklediği, arzuladığı kısmını tıpkı bankalar gibi kaçınarak vadesiz mevduat hesabında değerlendirmeyip ekonomiye kendi ticari faaliyetleri ile kazandırması tercihini doğurması olacaktır. Bu yönü ile Resesyon durumu varsayımı ile uyumlu bir tepki yaratılmış ve Resesyondan çıkış/ekonomik canlanma amacına uygun bir Para Politikası aracı kullanılmış olacaktır. )
Tam rezerv bankacılığının taraftarları, aşırı kredi genişlemesi yüzünden oluşan iniş-çıkış çevrimlerine engel olacağını öne sürüyorlar. Yukarıda anlatılanların bunun böyle olmadığını gösterdiğini umuyorum. Etkili para arzı dolar sayısına değil, para olarak, değiş tokuş aracı olarak kullanılan dolar sayısına bağlıdır. Kısmi rezerv bankacılığına izin verilse de verilmese de, onları harcamak istemeyen ya da harcamaya ihtiyaçları olmayanların elinde çok fazla dolar varsa, toplam talep çökerek deflasyon spirali yaratabilir.
Bankalar tam rezerv sistemiyle borç verdiklerinde, "Para arzı artmıyor-aynı para, farklı ellerde" diyebilirsiniz. Ama para nedir? Aynı şeyin bir kişinin elindeyken para olmayıp, ötekinin elindeyken olması mümkün müdür? Onu asla kullanmayacak kişinin elindeyken para, para mıdır? Bu muamma eski çağlardan beri çözülemedi. Cimri kişinin elma ağacının altına istiflenmiş sikkeleri para mıdır? FED'in sistemden para çekmek için menkul satarak para azaltmasıyla, bir bankanın fazla rezervleri istifleyerek parayı tedavülden çekmesi arasında ne fark vardır? Etki aynıdır ve fiziksel gerçeklik de -bilgisayar bitleri- aynıdır. Richard Seadorf, Marx'ı yankılayarak, temel paradoksu şöyle ifade eder: "Yalnızca ödeme ya da değiş tokuşta değerli olsa da, [paraya] paradoksal bir biçimde ancak...ödeme ve değiş tokuştan geri tutarak, 'gerçek servetin yalnızca hayaleti' olarak sahip olunabilir." {Seadorf, Money and the Early Greek Mind, 248.}
Standart ekonomi bu paradoksu, para arzıyla para hızını -ne kadar para var ve ne hızla dolaşıyor- birbirinden ayırarak çözmeye çalışır. Birbiriyle çarpıldıklarında bu iki faktör denklemlerdeki fiyat düzeylerini saptar. Matematiksel açıdan bakıldığında işe yarar, ama matematik formülleri gerçekliği modellemekte midir gerçekten? Dünyayı çoğunlukla ona ilişkin sembolik temsillerimizin merceğinden görürüz. Para arzıyla hızı arasındaki matematiksel ayrım, paranın insanlar arasındaki işlemlerden bağımsız olarak var olan ayrı, nesnel bir şey olduğu algısını hem koşullandırır, hem yansıtır. Ama paraya bakmanın bir başka, post-Kartezyen yolu da var: bir şey değil, bir ilişki olarak. Bu farkındalığa, eh, pek çok iyi niteliği arasına tutumluluğu katmayan sevgili eski eşim Patsy'yi düşünürken ulaştım. Onun mottosu şöyledir: "Para harcayana dek senin değildir!" Ekonominin bakış açısından da durum aynıdır: para işlemlerde kullanılmadıkça ekonomik faaliyet üzerindeki etkisi çok azdır. Kısmi rezerv bankacılığında olanlara şöyle de bakabiliriz: bankalar yeni para yaratmazlar, yalnızca mevcut paranın aynı anda iki yerde birden olmasını sağlarlar. Aynı anda hem mudinin tasarruf hesabındadır, hem de borçlunun çek hesabında (ve çok geçmeden başka birinin tasarruf hesabında vb). Aynı taban para (rezervler) aynı anda birden fazla yerdedir, ama belli bir anda bu yerlerden yalnızca birinde kullanılabilir: bir işlem gerçekleşip çek takasa gittiğinde Federal Reserve'de rezervler bir hesaptan ötekine geçer. Bu aynı miktardaki paraya talep yüksek olduğunda, aynı anda pek çok yerde birden olması gerektiğinde, Fed açık piyasa operasyonları yoluyla daha fazla para sağlamadıkça, faiz oranları yükselir.
Paranın tasarruf hesabında olması muhtemelen, kişinin şu anda onu kullanmaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelir. Bankanın işlevinin bu parayı onu kullanmak isteyen birine vermek olduğu varsayılır. Ancak o zaman ekonomik açıdan "var" olduğu söylenebilir ve ancak o zaman ekonomik etkisi olur (örneğin üretimi canlandırma). Tasarruf sahibinin aksine borçlanan kişi, parayı hemen şimdi kullanmak isteyen kişidir. Dolayısıyla paranın tasarruf sahibinden borçluya her devri, ister tam rezerv modeliyle olsun ister kısmi rezerv, etkili para arzını artıracaktır. Gerçekten kullanılmakta olan para miktarını artıracaktır.
Kısmi rezerv parayla kuantum parçacığının konumlarının üst üste oturması arasındaki benzerliği belirtmeden geçemeyeceğim. Dolayısıyla bu mesele, aynı paranın aynı anda pek çok yerde birden bulunmasından daha inceliklidir; bu tanımda para hala, nesnel olarak var olan bir şey olarak düşünülmektedir. Oysa para belli bir anda bu yerlerin hepsinde ve hiçbirindedir, bir işlem yoluyla var edilene dek yalnızca bir olasılıktır. 100 dolar taban paraya dayanarak on kişinin tasarruf hesaplarında 100 dolarları olabilir. İçlerinden herhangi biri 100 dolarını herhangi bir zamanda çekebilir, ama onlar parayı çekene dek bu 100 doların bu tasarruf hesaplarının herhangi birinde var olduğu söylenemez. Kuantum ölçümlerinde olduğu gibi para bir etkileşim, bir işlem yoluyla gerçekliğe dönüşene dek sanaldır. 100 dolarınızı ATM'den çekip bakın! İşte nakit! En başından beri oradaydı, değil mi? Hayır. Orada ancak para çekme ya da çek yazma eylemi yoluyla ortaya çıktı. Tasarruf hesabınızdaki para "gerçekten orada" mıdır, değil midir? "Gerçek para" taraftarlarını rahatsız eden soru budur, ama sonuçta yararlı bir soru değildir bu. Orada olsun ya da olmasın, tıpkı elektronun gözlemciyle etkileştiğinde var olduğu gibi, işlem yapıldığında var olmuştur. Maddede olduğu gibi parada da varoluş, bir ilişkidir.
Görünüşe bakılırsa "gerçek para" taraftarları bizi, varoluşun bir ilişki değil de tekil eylem olduğu Kartezyen bir çağa döndürmek istiyorlar. Günümüzde insan oluş biçiminde gerçekleşmekte olan devrime uymuyor bu arzu: farklı ve ayrı benliğin daha geniş, bağlantılı benliğe genişlemesine. Fizikte bile, en azından "var" olmak "uzam ve zamanda nicelikselleştirebilir bir nokta işgal etmek" anlamında kullanıldıkça, varlık artık nesnel bir özellik değil. Fiziksel yer nesnel bir nicelik değil. Öyleyse paramızdan bunu neden talep edelim?
Gerçekten de, zamanın dalgalarıyla birlikte hareket edeceksek, taban paradan tamamen uzaklaşmalı ve tüm paraların işlem olduğunda ortaya çıktığı, işlem olmadığındaysa ortadan kalktığı saf kredi sistemine doğru ilerlemeliyiz. Hatta rezervlere gerçekten gerek var mı? Paradoksaldır ki, tam rezerv sistemi olasılığı, aslında rezervsiz sistemden farklı olmadığından, gerek olmadığına işaret ediyor. Her iki durumda da bir değil, iki tür para var. Üstelik rezervsiz sistem küçük ölçekte tasavvur edilip kullanıldı -LETS ve öteki karşılıklı kredi sistemleri rezervsiz kredi tabanlı sistemleridir.
Mevcut sistem rezervsiz işleyebilir mi? Diyelim ki A Bankası John'ın hesabında 1 milyon dolar kredi yaratır ve John Mary'ye ödemesini yaptığında bu hesabı 1 milyon dolar borçlandırır, böylece Mary'nin B Bankası'ndaki hesabı 1 milyon dolar artar ve bunların hepsi rezervsiz yapılır; neden böyle olmasın? Eh, olabilir, ama bu durumda tüm karşılıklı kredi sistemlerinde görülen aynı sorunla karşı karşıya kalırız: kimin ne kadar kredi yaratacağı ve eksi bakiyelerin nasıl sınırlandırılacağı nasıl düzenlenecek? Rezerv sistemi bankaların kredilerine bir limit getirir. Bu olmadığında bankacı etrafına sınırsız miktarda kredi saçıp ardından iflas edebilir ve böylece parayı topluma katkıdan uzaklaştırıp, katkıda bulunanların parasının değerini düşürebilir. Başka limit mekanizmaları kullanılabilir elbette -örneğin krediyi kimin alacağını devlet belirleyebilir ya da kredi derecelendirmeleri ve puanları olan bu tür toplumsal geri bildirim sistemi ya da formül kullanabiliriz. Kuantum para benzetmesine dönersek, kuantum sisteminde ölçüm yoluyla tezahür eden olası kuantum durumlar aralığı sınırlıdır. Olasılık dalga fonksiyonunun parçacık dağılımını tanımlaması gibi, para dağılımını etkileyecek toplumsal bir işleve de ihtiyacımız var. Tek yarık deneyinde fotonların çoğu belli küçük alanlarda ortaya çıkar. Kredi sisteminde kredinin çoğu onu en iyi şekilde kullanacak olanlara gitmelidir. Betimlediğim "toplumsal işlev" kime gideceğini belirlemez; yalnızca şartları, iyi kullanıma ilişkin toplumsal konsensüsü temsil eden belli bir alana gitmesi olasılığını artıracak biçimde belirler. İğne deliği yarığının küçültülebileceği ya da büyütülebileceği gibi, para yatırımını daha büyük ya da daha küçük bir alana yaymak için bu işlevde uyarlamalar yapılabilir.
Bu işlevler arasında rezerv sistemi kimi önemli avantajlar sunar. Organiktir ve kendi kendini düzenler; risk almaya izin verir; hem kendiliğinden halk girişimciliğine hem sermaye akışının kolektif olarak karar verilmiş yönüne uyar. Son olarak, çürüyen para birimli kredi tabanlı sistem yeni dünyanın iki ana ilkesini içerir: karşılıklı bağımlılık ve süreksizlik.
Belki de en önemlisi, kredi tabanlı bir sistem mevcut finansal altyapının devrimci bir biçimde yıkılmasını ve yeni bir altyapı kurulmasını gerektirmeden bu kitabın önerilerine uyabilir. Eksi faizli bir para biriminin, ekonomik kiraların kaldırılmasının, yerelleşmenin ve sosyal kar payının etkileri gerçekten de devrimci olsa da, bunlara ulaşma yolu öyle değildir. Hatta daha şimdiden hepsi embriyo halinde dünyamızdalar. Kimi zaman ben dahil hepimiz beyaz sayfa açıp yeni baştan başlamayı istesek de, bu tür devrimler eskiyi yeniye yeniden katmak gibi çileden çıkarıcı bir eğilim sergilerler. Toptan devrim yönündeki "ya hep ya hiç" arzusu, aşamalı, gerçekleştirilebilir değişimlerin anlamsız olduğunu ima ettiğinden, moral bozucu ve felç edici de olabilir. Sonuçta, günümüzün kendi nitelemeleriyle devrimcileri hiçbir şey yapmadan sohbet odalarında oturup, çöküş geldiğinde başka herkesin tuttuğu yolun yanlışlığını nihayet göreceğine birbirlerini temin ederler.
O kuşkucuların daha çok bekleyeceklerini düşünüyorum. Onların çöküş gördükleri yerde ben, eskinin terk edilmeyip daha büyük bir şeye katılacağı bir dönüşüm krizi görüyorum. Bağlantılı benlik modernitenin ayrı benliğini inkar etmez, ama daha geniş bir benliği oluşturan varoluşun çeşitli yönlerinden biri olarak benimser. Uygarlığımızın, nihayetinde hepsi benlik bilincimizden doğan, ona katkıda bulunan ve ona denk düşen yapıları için de aynı durum geçerlidir. Öyleyse, günümüzde birbirleriyle kesişen bütün bu krizlerin bir tür kimlik krizi olduğunu söyleyebiliriz. Bence Çöküşçü kalabalığın hatası bizi kurtarması, beyaz bir sayfa açması için o krize bel bağlamaları. Bu düşünüşe göre, bizim kendi çabalarımız yeterli değil. 2012 zamanın sonu kuramcılarından Armageddon'a inanan Hıristiyanlara dek, alttaki düşünce biçimi hep aynı. Ama "işler şu anda olduğu gibi süremez" sezgisi doğru olsa da, sonuç hatalı. Çöküş bizim işimizi bizim yerimize yapmayacak. Kriz bizi, yapmamız gereken işi yapmaya kışkırtacak. Yapmaya hemen, şimdi başlayabileceğimiz bir iş bu. Daha önce de yazmış olduğum gibi, kolektif olarak uygarlığımız için "dibi yükseltme" yönündeki her çabamız -toplumsal, doğal, kültürel ya da ruhsal sermayeyi koruma ya da geri alma yönündeki her çaba- krizi hem çabuklaştıracak, hem hafifletecek. Bu kitabın önerilerinin tam olarak çiçek açmaları için şartların henüz oluşmadığı bir gerçek. Ama çiçeklenmeden önce toprağın hazırlanması, fidelerin beslenmesi gerekir. Benim bu sözcükleri yazdığım sırada bu zamandayız. Çok geçmeden bu fideler mevcut kurumların çürümesinin bereketlendirdiği topraklarda sağlamca büyüyecek, ardından çiçek açacak ve nihayet meyve verecekler.
Charles Eisenstein'in "Kutsal Ekonomi / Geçiş Çağında Para, Armağan Ve Toplum" Syf. 361-369 (okuyanus yayınları, Flora dizisi 2 )

Yorumlar
Yorum Gönder